Fotoğraf Hikayeleri-4.-Öldürmeyeceksin

7 05 2007

Birden bire çalan telefon ziliyle irkildi. Henüz yirmili yaşlarını sürüyordu. Uzun kızıl saçlarını gelişi güzel kurşun kalemle toplamıştı. Üzerinde göğüslerinin serbestçe hareket etmesini sağlayan beyaz şile bezinden gömleği vardı. Her zaman ki -en sevdiği?- kot pantolonu ayağındaydı. Çalan telefon az önce kurduğu hayallerinin bazılarını alıp götürse de, belli ki, bir kısmına ilişememişti. Bir süre konuşup sinirli hareketlerle gelip defterlerinin başına oturdu. Kalemi, elinde kalem gibi değil de, küçük kız çocuklarının kimseye vermemek için sıkıca sahiplendikleri elma şekerleri gibi tutuyordu. Defter de, tıpkı ilkokul ilk sınıf çocuklarının defterleri gibi, alt kenarlarından katlanmıştı. Hele odasının hali içler acısıydı. Tam ortasında bomba patlamış da, odanın ortasındaki tüm eşyaları kenarlara fırlatmıştı. Oturduğu yerden aniden kalktı; gidip bilgisyarını açtı, bir süre ekranı izledi. Yüz ifadelerinden ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. anlaşılan korkuyordu şimdi: Elini yüzüne kapatıp, parmaklarının arasından bakıyordu, yüzünü buruşturmuştu. Derin bir nefes aldı, sıkılmış gibi. Sonra bilgisayarı kapatıp camdan bakmaya başladı. O anda göz göze geldik. Yani, o güzlerini benim elimdeki dürbünün merceğine denk getirdi, nasıl yaptığını düşünmedim. Önce kızıp perdeleri kaoatacak ve bir daha asla kendini bana göstermeyecek sandım, yapmadı. Aksine, perdeleri daha fazla açtı ve dudak hareketleriyle  bana birşeyler anlatmak istermiş gibi, etraftaki eşyaları göstermeye başladı.

Bu böyle kaç gün sürdü hatırlamıyorum. Hatırladığım bir gece varki yine cam kenarında oturmuş onu beklerken aniden gelip, aynı anilikle üzerindeki herşeyi çıkartıp çırılçıplak kaldığıydı. Ağlıyordu, kalbini gösterip. Yanına gitmeyi neden ağladığını sormayı çok istedim, ama yapamadım. Sonra olduğu yere oturdu. artık onu göremiyordum, ancak hareket ettiği zaman saçlarını gördüğümde anlayabiliyordum orada olduğunu. Saatler  sonra oturduğu yerden kalktı, odadan çıktı. Az sonra geri döndü, elini ani ve sert hareketlerle bileklerine götürüyor ve her götürüşünde biraz daha canı yanıyordu. Evden nasıl çıktığımı, onun evine nasıl vardığımı hiç hatırlamıyorum. o an gördüğüm manzarayı hayatım boyunca unutmadım; yattığı yerde “canım acıyor,” diye  çığlıklar atıyordu. “Canım acıyor, lütfen kurtar beni.”





Fotoğraf Hikayeleri-3.-Konuşan Fotoğraf

7 05 2007

Dün izlediğim yerden şimdi sen beni izliyorsun. Bir birimizden haberimiz yok. Olsa buluşur muyuz, bilmiyorum. Ne düşünüyordun o anda, seni uzaklara gimek istediğin birinin yanınına fırlatıp atabilecek birşeyin olup olmadığını mı? Yoksa acaba birazdan çıkıp gelecek olan biri mi var? Öyleyse çık rüyalarımdan.
Orada öylece duruyor. Belli, düşünceli; belki sınavları, yada uzaktaki birini. Yalnız, kimsesiz. Biraz ağlamaklı, hani derler ya, dokunsalar ağlayacak. Orada, öylece oturuyor. Yanına gitsem, hayrola, neyiniz var, desem, hadi oradan pis sarhoş mu, der. Yoksa derdini mi anlatır? Belli ki çok düşünceli, hayat onu da mı ezdi?

Avni Kantan





Fotoğraf Hikayeleri-2.- Ayrılık Sonrası

7 05 2007


Kentin bu yakasından karşı kıyıdaki hayat görünürdü. Gerçek hayat ve gerçek yaşamlar. Yitirilmiş gerçeklikler. Dünyanın en güzel manzarasının bu kentte olduğunu düşünür çoğu. Sokaklarını biraz dolaşsanız hayat kadınları, ya kör bir dilenci, ya artist taksiciler, yan kesiciler ve mutlaka arka sokaklardaki kötü barları keşfedersiniz. Şehrin ıskaladığı, insanların da bu görmeyişe yataklık ettiği güzelim mimariye hayran kalmadan duramazsınız. Kent sizi kucaklar, seksen bin camiiden kısa aralıklarla çıkan ezan sesinden sıyrılmayı başarırsanız, vapurların böğürtülerini duyabilirsiniz. Şansınız varsa hava sislidir, canavar düdükleri yollardaki tehlikeyi haber verir, canını seven olduğu yerde dursun.

Sonra karanlık çöker şehre ve şehir nöbetini devreder. Artık karşı kıyıdasınızdır. İnce bir yağmur başlar, ardından daha şiddetle. İnce belli bardağınızdan sarayı izlersiniz. Şimşek çakar. Aklınıza mı, ruhunuza mı çakar bilemem, ama bir yudum çay içemeden, onu düşünürsünüz; hani her zaman her yerde birlikte olduğunuzu. Ayrı bile olsanız, işte, burada da siz onu düşünüyorsunuzdur. O da sizi düşünüyorsa yaptığı işi yaparken, dedim ya, işte, onunlasınızdır. Eski kent izlediğiniz kentin görüntüsünü kazanır. duvara yaslanmıştır o sıra. Kim bilir belki beklemektedir, aynı manzarada ve aynı köhne sokakta . Sokağın başından belki çıkıp gelirsiniz diye…

Avni Kantan





Fotoğraf Hikayeleri-1.-Eski Kentin Güzeli

7 05 2007

Eski Kent

Fotoğraf Hikayeleri-1.-Eski Kentin Güzeli

Orospu diye başlasam ne fark eder? Kızar mı bana? Olsun, kızsın. Bundan sonra hiçbir önemi yok. Şimdi yıkılan, sonra tekrar yapılan, ardından -en azından benim gözümde- yine yıkılacak olan o kentin çoktan gözden çıkartılmış sokaklarının kadınıydı. Hiç bir zaman bilemediğim, kimsenin farkında olmadığı yada anlamadığı garip bir hikayesi vardı. Hikayesini her erkekte farklı gösterse de, onun hikayesi hep anlattığı gibiydi; aynıydı aslında; tıpkı köhnemiş bu kentin, yorgun binalarının anlattığı aynı hikayeler gibi.
Dedim ya orospuydu o. Yıkık Kent’in vazgeçemeyen insanları gibi, ben de ondan ve aslında nesli geçmiş, ama hiç bir zaman gözden çıkartılamayacak vakıf malları, yahut da iyi bir sevişmenin ertesi ve daha ertesi günkü, insanın içinde bıraktığı o hayranlık ve doymuşluk ve hatta kutsallık hissi gibi birşeydi. Kutsaldı o. Tanrıçaydı. Eskimiş kentti. Yıkılmıştı. Çok erkek için artık eskide kalmıştı. Eskide kalan eski aşkların, eskiden kalma buruk hikayesiydi.
Avni Kantan